Selçûkîlerin birinci padişahı Tuğrul Bey'(455/1063)in veziri Amîdülmülk Ebu Nasr Kündürî (456/1064) tarafından 436(/1044) tarihinde ihdâs olunan azîm ve medîd bir hadise, Mezâhib-i İslamiyye Tarihi'nin en mühim vukûâtından birini teşkil eylemektedir[1].
Mezheben Mu'tezilî olmakla, halk-ı ef'âle kâil bulunan Amîdülmülk, sâir mezâhibin de sû-i i'tikâdâtını cem' ile, aynı zamanda Râfızîler gibi Şeyheyn'e ve sâir ashaba sebbediyor ve Kerrâmiyye ve Mücessimeler gibi Cenab-ı Hakk'ı tecsîm eyliyor idi[2].
Bu babtaki koyu ve muzlim tassubuna inzimâm eden diğer bir mesele var idi ki; Amîdülmülk'ün 'inân-ı ihtiyarını (tercih dizginini) elinden alıp, kendisini irtikâb ettiği tarz-ı harekete sevk eden asıl bu idi. Şöyle ki:
Nisabur'da Şafiîlerin reisi olan pederi Cemâlü'l-İslam Kâdı Ebu Ömer'(Hibetullah b. Muhammed b. el-Hüseyn 440/1048)in vefatından sonra, Üstaz Ebu Kasım Kuşyeri'(465/1072)nin delâlet ve tavassutuyla, pek genç iken Tuğrul Bey tarafından bir hil'atle kendisine pederinin bu riyâset ve lâkabı tevcih edilen, Mezheb-i Eş'arî üzre usûl-i diniyyeye vakıf ve bu hususta hararetli bir müdafi bulunmakla beraber deha, asâlet ve necâbetiyle ve erbab-ı müracata bazı kere def'aten bin lira vermek gibi büyük bir sehâ ve lütuf ve âtıfetiyle ve bunlardan başka fevkal'ade şecâatıyla umûmun hürmet ve muhabbetini kazanan, hergün sofrası Hanefi ve Şafiî eimmesine küşâde olup, ikâmetgâhı bilumum ulemanın müllteka (buluşma) ve mahall-i münazara ve mübahasesi olan, bu her türlü evsaf ve mezâyâsıyla Nisabur'un yegâne medar-ı şerefi bulunan, ulema ve muhaddisînden Üstaz Ebu Sehl (Muhammed) b. el-Muvaffak (el-Bistâmî) (456/1064) var idi ki; bu zatın vezârete intihâb edileceğinde kimse şüphe etmiyor ve işte, bittab' böyle bir zatın vücûdunu Amîdülmülk çekemiyor, olanca kuvvetiyle istirkâb ediyor (son derece kıskanıyor) idi. Bunun için, en başta bu zat olmak üzere, bütün Eşâ'ira aleyhine hareketle bunları Tuğrul Bey'in nazarında ıskat etmek icâb ediyor idi ki; bu suretle Amîdülmülk, asıl maksadı olan mevkiini muhakkak bir tehikeden kurtardığı gibi, bî emân (amansız) hücûmlarını en çok erbâb-ı İ'tizale tevcih eylemiş olan Ebu'l-Hasen el-Eş'arî'(324/935)den de ayrıca intikam alarak teşfiye-i sadr etmiş (gönlünü rahatlatmış) olacak idi. Bunun için ibtidâ, sûret-i haktan görünerek, Tuğrul Bey'in her pazartesi ve perşembe günleri oruç tutan sadık bir Sünnî ve Hanefi olmasından istifadeyle, kemal-i sühûletle kendisinden bid'at sahiplerine minberlerde la'net olunmağa emir aldı. Tuğrul Bey'in yalnız bu emri, Amîdülmülk'ün maksadı için kâfi idi. Usûlen Mu'tezili olan birkısım Hanefilerin, maksadına hizmet için müheyyâ (hazır) bir kuvvet olduklarından emin idi. Bunlar, vezir ile derhal birleşerek Tuğrul Bey'i Mezheb-i Şafiî ve umûmiyetle Eşa'ira aleyhine birtakım isnâdât ile tahrik etmeye başladılar. Bu si'âyetlerin (jurnallerin) ve aslı olmayan bu isnâdâtın neticesi olarak, bir müddet sonra, usûlen Eş'arî olan Hanefiler de dahil olduğu halde, bütün Şafiîler bid'at sahiplerinden olmuş, kendileri va'z ve tedris ve hitâbet gibi vezâif-i dîniyye icrasından men' olunup Tuğrul Bey'in bu emri suisti'mal edilmiş ve hassaten sermezhep (mezhebin başı, imamı) Ebu-l-Hasen el-Eş'arî ve bilumum Ehl-i Sünnet'e resmen ve alenen minberlerde sebbedilmeye başlanılmış idi. Nisaburdaki Şafiilerin reisi olan mezkûr Ebu Sehl b. el-Muvaffak, kıyâm ile Rey'de bulunan ordugâha biddefe'ât mürâcaâttan geri durmadıysa da, Tuğrul Bey'i görmeye muvaffak olamadı. Çünkü Tuğrul Bey ile mülâkât (buluşmak) ancak, hasım olan Amîdülmülk'ün vesâtâtına mütevakkıf bulunuyor idi.
Aradan çok geçmeden Tuğrul Bey tarafından er-Reîs el-Furâtî (Ebu'l-Fazl Ahmed b. Muhammed b. Ahmed 446/1054), Üstâz Ebu Kasım Kuşeyrî, İmâmu'l-Harameyn (478/1085), Ebu Sehl b. el-Muvaffak'ın tevkîf ve nefy (sürgün) ve iclâ (kovulma)ları için bir emir vurûd etti ve bu emir alenen halka okundu. Bu sırada maksad-ı hakîkî kendisi olan Ebu Sehl b. el-Muvaffak, Nisabur'dan hariç bulunmakla, ayak takımı derhal şehirde buldukları Üstâz Ebu Kasım Kuşeyrî ve er-Reîs el-Furâtî'yi tutup hakaretlerle sürüklemiş ve şehrin eski kalesine hapseylemiş idiler.
İmamu'l-Harameyn ise işin vahâmetini evvelce anlayıp ihtifâ eylemiş ve gizlice Kirmân tarîkıyla Hicaz'a azîmet eylemiş idi ki, kendisine bu ünvan, oradaki bu sûretle olan dört sene kadar mücâveretinden dolayı verilmiş idi.
Kuşeyrî ile Furâtî kalede bir aydan ziyâde mahpûs kaldılar. Şecâat ve nufûzuna güvenen Ebu Sehl b. el-Muvaffak harp ve darbe kâdir adamlarıyla Bâharz tarafından hareketle Nisabur kapısına geldi ve bu iki zatın tahliyesini talep etti. Mersûm-i sultânî mûcibince kendisinin de tutulup onların yanına götürüleceği sûretiyle vukû' bulan tehdîdâta ehemmiyet vermeyerek talebinde devam etti ve gece şehre girip Kuşeyrî ile Furâtî'yi cebren almaya karar verdi. Beldenin valisi de İbnu'l-Muvaffak ile harbe hazırlanmış idi.
Ebu Sehl geceleyin şehrin kapısı yanında olan kendisine âit bir köy üzerine yürüdü ve buradan birdenbire şehir dahilindeki mahellesine ve hânesine girmeye muvaffak oldu ve yanındakiler yüksek nakkâre (kös) sesleriyle bu muvaffakiyetlerini ilân ettiler.
Sabah olunca bazı zatlar sulh için araya girip vâliye Üstâz ile Reîs'in ıtlâk olunmasını (salıverilmesini) rica ettilerse de, vali sulha yanaşmayıp askerleriyle Ebu Sehl'in mahallesine yürüdü. Sokakta muhârebe ediliyor ve Ebu Sehl'in adamları sebât ve mukâvemet gösteriyorlar, kahramanca mudâfaa ediyorlar idi. Hücûm nöbeti bunlara gelince hep birden def'aten hücûm ile askeri târumâr ve valiyi cerîhadâr (yaralı) eylediler. Fitnenin teskîni için halk araya girmiş ve Üstâz ile Reîs'i kaleden alıp Ebu Sehl'in hanesine teslim etmiş idiler. Ebu Sehl, matlûbuna nâil olmuş idiyse de muhâlefet vâkıasından dolayı müsamaha edilmeyeceğini biliyor ve binâen'aleyh havf ve herâs (korku) içinde bulunuyor idi. Bazı adamlarıyla bilmuşâvere, Üstüvâ tarafına çıkıp oradan Tuğrul Bey'e dehâlete (ulaşmaya) karar verdiler. Muhâsımlar dahi diğer bir tarîk ile Tuğrul Bey'e gidiyorlar idi. Rey'de cümlesi birleştiler. Tuğrul Bey'e mâcerâ (olay) hikâye olunmuş ve Şâfiler'in cümlesi ve husûsiyle Ebu Sehl hakkında luzûmu kadar söz söylenmiş idi. Kendi eliyle teslîm-i nefs eylemiş olan Ebu Sehl derhal derdest olunup bir kaleye hapis ve emvâli müsâdere ve çiftlikleri bey' ve furûht olundu (satıldı).
Her ne suretle ise bilâhere bu felâketten tahlîs-i girîbâne (yakasını kurtarmaya) muvaffak olmuş ve Hicaz'a azîmet eylemiş idi. İşte, sırf Amîdülmülk'ün sâikâ-i taassup ve te'mîn-i mevki' dâ'iyesiyle (tassup sebebi ve makam elde etme sevdasıyla) îkâ' etmiş (yapmış) olduğu bu hareket, Horasan, Şam, Irak, Hicaz gibi aktâr-ı islamiyyeyi herc ü merc etmiş, ve usûlen Eş'arî olan bilimum Mezâhib-i Ehl-i Sünnet ulemâ ve eimmesini terk-i dâr ve diyâra mecbûr eylemiş idi. Nisabur, Merv gibi Horasan merâkizindeki ulemânın bir kısmı Irak'a ve içlerinde meşâhîr-i muhaddisînden Hafız Ebu Bekr Beyhakî (458/1065) ve ekâbir-i mutasavvifeden felâket-dîde (felâketzede) Üstâz Ebu Kasım Kuşeyrî ve İmâmu'l-Harameyn olmak üzre bir kısm-ı azîmi dahi Hicaz'a gitmişler idi ki; o sene hacda bunlar gibi terk-i diyâra mecbûr olmuş Şafiî ve Hanefî tam dörtyüz kadar kadı bulunmakta idi[3]. Vak'a ibtidâen bütün mezâhib ulemâsınca kemâl-i hayretle karşılanmış ve aktâr-ı islamiyyeden Arabî ve Fârisî lisanlarıyla istiftâ sûretleri etrafa yayılarak büyük bir hareket gösterilmiş idi[4]. Bu fetvâlarda İmam Ebu'l-Hasen el-Eş'arî'nin 'uluvv-i ka'b ve menzileti nazar-ı dikkati câlip bir sûretle gösteriliyor ve meslek u hidemâtı izâh olunarak kendisine la'net ictisârında (cesaretinde) bulunanların veliyyu'l-emr tarafından şiddetle men'i luzûmu ihtâr olunuyor; nihâyetleri Malikî, Hanbelî, Şafiî ve Hanefî eimme ve ulemâsı tarafından imza ediliyor idi[5].
[1] [Bu büyük fitne için bkz. İbnu'l-Esîr, El-Kâmil, tahk. , Muhammed Yusuf ed-Dekkâk, Beyrut 1987, XIII, 365; Zehebî, Muhammed b. Osman, Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, tahk. , Şuayb el-Arnavût ve arkadaşı, Beyrut 1982, XVIII, 142-143; Abdülvehhâb es-Sübkî, Tabakâtu'ş-Şafiiyyeti'l-Kübra, tahk. , Mahmut Tanâhî, Mısır 1965, III, 389-393, IV, 209-210].
[2] Abdülvehhâb es-Sübkî, Tabakâtu'ş-Şafiiyyeti'l-Kübra, II, 270; [tahk. , Tanâhî III, 390; İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi'l-Müfteri, Dimeşk 1399, s. 108; F. Köprülü, Anadolu'da İslamiyet, İstanbul 2000, s. 87. Ancak bu son kitabı yayına hazırlayan, 'Şeyheyn'e' (Ebu Bekir ve Ömer) kelimesini hataen 'şeyhine' ve 'tecsîm' kelimesini de yine yanlış olarak 'tecessüm' şeklinde okuyarak cümlenin anlamının bozulmasına sebep olmuştur].
[3] [Bu konu için bkz. es-Sübkî, Age., III, 393-394].
[4] [Bu istiftâ sûretleri için bkz. İbn Asâkir, Age., s. 112-114, 310-318; es-Sübkî, Age., III, 374-376].
[5] Ma'lûmdur ki Malikîler bilâ istisna Eş'arîdirler. Şafiîlerin ekserîsi Eş'arî olup içlerinden pek az bir kısmı usûlen tecsîm ve i'tizâle mâildirler. Hanefîler dahî akîde-i Eş'ariyye üzre olup i'tizâli kabul edenleri vardır. Hanbelîlerin fuzalâ-i mütekaddimîni kâffeten Eşâ'ira'dandırlar. Eş'arîlikteki bu ittifak cümlesinin Ehl-i Sünnet olmaları itibâriyledir; yoksa, aralarındaki ihtilâfâtta Hanefîler Eş'arî değil Maturîdîdirler. [Bu konu için bkz. İbn Asâkir, Age., s. 117; es-Sübkî, Age., III, 366, 373].
Bu tema i-bob.de dizaynidir. Duzenlenmesi Ilyas Ucar tarafindan yapilmistir. | Altinda Ilyas Ucar yazan her yazi bana aittir. Bunlarin kaynak gosterilmeksizin paylasilmasi veya izinsiz alintilanmasi yasak ve 5846 Sayili Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarinca Yasal isleme tabidir!